İnsanoğlunda “kanat yapma” fikri oluşmadan önce, gökyüzü milyonlarca yıl kuşların eviydi…
Bizler önce uçmayı keşfettik, sonra uçmayı oldukça abarttık…
Kuşlar gibi uçma düşüncesi ilk kez Hezarfen Ahmed Çelebi’den geldi. Dünyada bir ilke imza atan Hazarfen Çelebi, 1632 yılında Galata Kulesi’nden kollarına taktığı kanat benzeri düzenekle kendini boşluğa bıraktı. İstanbul Boğazı’nı havada süzülerek aşan Hazarfen Çelebi, Üsküdar Doğancılar Meydanı’na inmeyi başardı…
Uçak yapmak ve uçurma düşüncesini hayata geçiren isimler ise Wright kardeşlerdi. Wright kardeşler, 1900’lü yılların başında, Hazarfen Ahmet Çelebi’den yaklaşık 400 yıl sonra yaptıkları ilk pervaneli uçaklarını geliştirdiler. Orville kullandığı bu ilk uçak, hareketinden sonra 12 saniye havada kaldı ve 37 metre mesafe kat edebildi.
Ancak, Wright kardeşlerin açtığı bu yoldan ilerleyen insanlık alemi, hızla gelişen bilim ve teknoloji sayesinde gökyüzünü kısa sürede adeta metal yığınına dönüştürdü.
Sonra ne mi oldu?
Başta vurguladığımız gibi biraz abarttık…
Hatta o kadar abarttık ki, artık kuşların göç yollarını uçakların hava koridorlarıyla çakışır hale getirdik kısa bir zaman diliminde. Sonrasında ise kuşların içgüdüsel rotaları, havayolu şirketlerinin uçuş planları ve NOTAM’larla kesişira hale dönüştü…
Uçmanın kolaylığını ve tadını alan havacılık sektörü çok hızlı bir şekilde gelişerek, kanatlı canlıların yaşam alanlarına ortak oldu adeta…
Olayın pek farkına varamayan küçük kanatlılar, uçan dev metallerin pervanelerine ve motorlarına karşı koyamadılar. Ne olduklarını ve nereden geldiklerini anlayamadıkları metal cisimlerin önünde telef olmaya başladılar.
Havalimanı pistlerine yaşanan kazalara anlam vermek ve adını kaymak da açıkçası pek zor olmadı.
Uçaklar kalkış veya iniş aşamasında, kendi halinde uçan bir kuş sürüsüne çarptıklarında manşet dünden hazırdı sanki!
“Uçağa kuş çarptı!”
Bu başlıklarla tanıştığım ilk dönem, Anadolu Ajansı’nda Atatürk Havalimanı muhabiri olarak görev yaptığım 1989 yılına denk geliyor. Önceleri pek dikkat etmezmişim herhalde ki, olayın direkt içine girince ve biraz da sorgulayıcı baktığımda “Kuş uçağa nasıl çarpar” sorusu oluşuverdi…
Kuşlar, havalimanlarının olmadığı dönemlerde bu alanlarda istedikleri gibi özgürce uçabilen kanatlı hayvanlardı. Kısacası gökyüzü onların yaşam alanıydı.
İnsanoğlu sonradan uçmayı keşfettikten sonra kendilerine uygun yerlere pistler,
havalimanları yapmaya başladı. Özetle, havacılık endüstrisi dolayısıyla uçaklar kuşların uçuş güzergahlarına ortak oldular.
Olaya bu yönüyle baktığımdan gazete ve televizyonların sanki ortaklaşa ürettikleri bu başlıklar hiçbir zaman içime sinmemişti o dönemlerde.
Çoğunluk medyaya karşı o zamanlar kendimce bulabildiğim haber başlığı ise “Uçağın motoruna kuş girdi” oldu. Böyle bir kaza durumunda yazdığım haberlerde bu başlığı kullanarak, kuşları gizliden savunmaya çalışıp biraz olsun orta yolu bulmaya çalışmıştım kendimce…
Gazeteciler, bu tür kazaları duyururken, uçak şirketleri ve uçak yapımcılarının yanında olmayı tercih ediyorlardı. Reklam/ilan bağlantıları onları bu yola itiyordu adeta…
Ön yargılı bu haberlerin etkisiyle sigorta şirketlerinden tahsilatlarını daha
kolay yapabiliyorlardı!
Modern çağda anlatıyı kim ele geçirirse, gerçeği de o belirliyor maalesef…
Çünkü,
Uçağın kara kutusu var.
Kuşun yok.
Uçağın bakım kaydı var.
Kuşun göç dosyası yok.
Uçağın rapor formu var.
Kuşun sadece birkaç tüyü… o da motorda bulunursa.
Bu yüzden hikaye hep aynı yerden yazılıyor. Sermaye ve teknolojinin olduğu
taraftan…
Her “kuş çarpması” haberi, aslında küçük bir yok oluş hikayesidir.
Bir göç planının bozulması, bir yuvanın eksilmesi, bir neslin kaybı…
Ama haber bültenlerinde yer alan tek şey, uçak şirketlerinin uğradığı zararlar…
İstatistikler ekonomi dilinde tutuluyor, doğa dilinde değil.
Kuş, raporda sadece “biyolojik kalıntı” olarak geçiyor.
İnsan için gecikme bir mağduriyet; kuş için ölüm sıradan bir dipnot.
Ne güzel düzen, değil mi?
Uçak şirketlerinin ve üreticilerinin medyaya reklam/ilan/sponsorluklarını kestiği
bir dönemde oluşabilecek bu tür kazada belki şu manşeti görebiliriz:
“….. şu sefer sayılı uçak, doğal yaşam alanlarına girdikleri kuşlara çarparak
onlarcasını telef etti.”
Bu başlığa denk gelir miyiz bilemiyorum.
Ancak, şu var ki, o zamana kadar, güç kimlerdeyse bu hikayeyi yine onlar yazdıracak…










